emreturku@yahoo.com

Ütopyalar

Ütopya Latince “yer, ülke” anlamına gelen topos ve “değil” anlamındaki kelimesinin bir araya gelmesiyle oluşmuş ve Türkçeye olmayan yer olarak geçmiştir. Ütopyalar siyaset biliminde gerçekleşmesi imkansız olan siyasî idealler ve düşünceler olarak karşımıza çıkmıştır. Bu anlamda ilk ütopya ise Platon’un Devlet adlı eseridir.

Ütopyalar hiç olmayan ve olamayacak olan ama aslında olması da arzulanan ideal ve hayalî düzenler ortaya koyar. Bazı ütopyalar ise bu düşünceyi geleceğe dair -gerçi tanımı itibariyle düşünürsek eğer olması imkansız olan bir zamana dair- öngörü ve tahminler şeklinde tasarlar. Ve bunlar da geleceğe dair karanlık bir tablo çizerler. Bu tür distopyaların en çok bilinenleri ise; Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyası (ilk yayın tarihi 1932) ve George Orwell’ın 1984‘ü (ilk yayın tarihi 1949).

Ütopyaların, özellikle de bu ikisinde tasvir edilenlerin, imkansız yerlermiş gibi değerlendirilmesine rağmen bir süredir dünyanın geldiği duruma bakılarak “Huxley mi yoksa Orwell mı haklı çıktı?” diye bu iki roman karşılaştırılıyor ve tartışılıyor. O nedenle bu tür ütopyalardan söz edilirken gerçeklerden çok da kopmamak gerekiyor. Ütopyaları isminden hareketle “olmayan yerler” gibi değerlendirmemek gerek. Aslında hepsi birer ulaşılmak istenen hedef ve bir toplum projesidir. Daha da önemlisi birer propaganda malzemesi olarak görmeliyiz. Çünkü hepsinde bir ideal ortaya konmaya ve aktarılmaya çalışılıyor.

Yazılan her eser gibi ütopyalar da yazarların yaşadığı dönemlerin izlerini taşır. Huxley’in, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın ve Amerikan kültürünün dünyadaki hakimiyetinin hızlanışına karşı duyduğu endişe Cesur Yeni Dünya romanın ortaya çıkmasına sebep olmuş. Amerika ziyareti sırasında karşılaştığı eğlence ve zevk düşkünlüğü, yüksek yüksek gökdelenler kitabına da yansımış durumda. Orwell ise 2. Dünya Savaşı’na ve o dönemdeki totaliter devletlere şahitlik etmiş. Birisi Amerikan kapitalizminin geleceğinden korkarken diğeri Sovyet sosyalizminin ve totaliterizminin geleceğinden endişe etmiş.

1932 tarihinde yayınlanan Cesur Yeni Dünya‘da tarih FS 632’yi gösteriyor. Yani olaylar 2540 senesinde geçiyor. Nedir bu FS 632 derseniz; bu tarih Henry Ford’un ilk seri üretim otomobili olan Ford model T’nin 1908’de üretilmesinin milat kabul edilmesine bir göndermedir. Çünkü çizilen ütopyada tüm düzen üretim ve mutluluk üzerine tasarlanmış durumda. Tüm dertler ve kederler yok edilmiş ve insanlar hep mutlu. İnsanların ihtiyaç duydukları her şey zaten var; ama eğer mutluluklarında azalma olursa da soma adlı bir hapla normal hallerine geri dönerler. Aile kurumu yok. Çünkü aile kurumu vahşilere ait yani eskinin kötü adetleri olarak kabul ediliyor. İnsanlar haz peşinde koşar ve kendilerine yüklenen özellikler doğrultusunda yaşarlar. İnsanlar zaten sınıflarına ve yapacaklarına göre kodlandıkları için de fazlasına dair bir istekleri ve bilgileri yok.

1949 yılında yayınlanan 1984’te ise yaşanılan dönem 1984 yılıdır. 1984 toplumun kontrol edilmesi ve dizayn edilmesi yani bir toplum mühendisliği açısından Cesur Yeni Dünya ile benzer özelliğe sahip olmasına rağmen gelecek hakkında daha farklı bir öngörüsü var. Orwell’ın distopyasında işkenceler ve acılarla dolu bir gelecek söz konusu. Büyük Birader’in gözü herkesin üzerinde. İnsanlar Büyük Birader ile simgelenmiş olan devlet tarafından izlenip kontrol ediliyor. Öyle ki insanların devlet ve parti öğretileri dışında bir şey düşünmeleri dahi suç. Geçmiş ve aynı zamanda gelecek sürekli kontrol altında. Her şey Büyük Birader ve parti isteği doğrultusunda dizayn ediliyor. Geçmişte yazılan, yapılan ne varsa bugün son duruma göre sürekli güncelleniyor. Yani bugünkü durum hiçbir şekilde geçmişle çelişki içerisinde olmuyor.

Toplum mühendisliği çerçevesinde geleceğe dair kötümser bir tablo çizen bu iki romanın söz ettiğim karşılaştırılmasında Huxley’in haklı çıktığı yönünde yapılan yorumların gerçek anlamda Orwell’a yapılan bir haksızlık olduğu kanaatindeyim. Bunu hem Orwell’a yapılan bir haksızlık hem de sol-sosyalist zihinlerin romantikliği olarak değerlendirebiliriz. Cesur Yeni Dünya’nın Amerikan kapitalizminin eleştirisi üzerine inşa edilmesi, Henry Ford’un bu düzende bir Tanrı konumuna yerleştirilmesi ve insanların Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adında farklı özelliklerde fabrikalarda üretiliyor olmasından hareketle piyasa karşıtı ve anti-kapitalist kafaların Huxley’i haklı çıkarması kendi başına bu haklılığı göstermeye yetmiyor ne yazık ki.

Genel olarak ütopyalar bugünü ve geleceği sorgulamamız bakımından çok önemlidir. Fakat ütopyaların çizmiş olduğu ideal toplumsal ve siyasal düzenlere dikkat etmek gerekiyor. Çünkü ütopyaların çoğunda ideal düzen olarak ortaya konan toplum ve devletlerde özel mülkiyetin olmaması özellikle işleniyor. İnsanların hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılmasıyla, özel mülkiyetin kaldırılmasıyla ideal bir düzen oluşturulacağı yönünde bir algı oluşturuluyor. Platon’un Devlet’i, Thomas More’un Ütopya’sı, Tommasso Campanella’nın Güneş Ülkesi ideal düzenlerinde özel mülkiyetin olmadığı bir toplum resmederler. Cesur Yeni Dünya ise bunu biraz daha farklı bir yoldan yapıyor. Bu bakımdan ütopyalara dikkat etmek gerekiyor. Gerçi özel mülkiyetin olmadığı bir durumun ütopya olarak değerlendiriliyor olması da anlayana gayet açık bir mesaj aslında. Ama yine de çok önemli gördüğüm için ütopyalardaki özel mülkiyete yaklaşım konusunu farklı bir yazıda özel olarak ele alacağım.

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla