hstandogan@gmail.com

Uluslararası İlişkilerde Denge ve Düzen Üzerine

Uluslararası düzende güçlünün haklılığı üzerine bir yapı vardır. Bu hukuki düzenle bir takım çelişkiler meydana getirse bile, bu gücün ve güçlülüğün olmaması yanı müeyyide eksikliği hukuki kuralların uygulanmasını uluslararası düzlemde imkansız kılacağı gibi devlet düzeyinde de egemenliği imkansız kılardı. O nedenle şu veya bu şekilde dünyada kimsenin, hiçbir tarafın üstün olmadığı bir büyük köy benzetmesi pek isabetli bir çıkarım sayılamaz.

Bu çıkarımın nedeni ise Birinci Dünya Savaşı ve ikincisinin ardından ortaya çıkan Soğuk Savaş ortamının kaybolması idi. Oysa sistem eski pratikleriyle yani emperyalizm ve milliyetçilikle sorunlarını çözmemişti. Dahası bu konular daha da karışık ve çelişkili etnik, ticari kavgalara dönüşmüştü. Yıkılan Doğu Bloğu, geride kalan kapitalist ülkelerce adeta yağma edilir gibi serbest piyasanın vicdanına bırakılmıştı. Milliyetçilik ise demokratik bir araya gelişi bile imkansız kılacak kadar mikro ölçeklere bürünmüş ve çatışma ortamları sürekli hale gelmişti.

Bu halde güçlü devlet olma nosyonu bu savaşları daha erken sürede ve büyük bir kuvvet uygulayarak bitirme kuvvetine dayanmaktadır. Büyük güçler kural koyucu olma konumunu işgal etmektedir. Bu nedenle karşıdaki direnci en kısa zamanda ortadan kaldırmak için mümkün olduğu kadar büyük etkiler oluşturacak silahlar üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bununla birlikte Soğuk Savaş döneminin de bir bakıma bu silahların karşılıklı geliştirilmesinin mücadelesi olduğunu söylemek gerekir. Sonuç olarak karşılıklı teknik ve bilimsel üstünlük çabası silah teknolojileri üzerine yoğunlaşmış ve bu süreç gerek silah teknolojilerinde gerekse tabiat ve insan doğası üzerinde farklı bilgilerin edinilmesini mümkün kılmıştır.

Bu bağlamda aktif bir karşı karşıya çatışma olmasa da büyük güçler, bu riskin hep çok yakınında bulunmuşlar ve tüm dünyanın canlıları için büyük tehlikeler ortaya çıkarmışlardır. Bu nedenle toplumsal paranoyalar ve mantaliteler ortaya çıkmıştır. Sovyetler ve Abd toplumları birbirini en büyük tehdit ve tehlike olarak görürken, diğer ülkelerin toplumları da kendi yerlerini bu ülkelere göre belli etmişlerdir. Bir başka durum ise büyük güçler dışında kalan ülkelerin kendilerini bu büyük güçlerin ortaya koyduğu değerlerle tanımlaması ve kendi toplumlarına da o güçlerin sosyal yapısını, idari özelliklerini, ekonomisini, kültürünü örnek göstermesidir.

Merkezi büyük güçler elbette birbirine karşı etnik, ekonomik, siyasi tüm mukavemet tedbirlerini bu uydu ülkeler üzerinden ve hedef bölgeler üzerinden uygulamışlardır. Ülkelerin toplumsal yapıları karşılıklı hesaplaşmanın bir ortamı haline gelmiştir. Şu halde bir denge olması bile karşılıklı hesaplaşmalarda münhasır devletlere nefes alabilecek politik manevra imkanı sağlamıştır. Ancak tek kutuplu dünya, yani büyük köy gibi adlandırılan dünya muhtarın her dediğinin olduğu ve onun neden muhtar olduğunu ve bu konumun nasıl değişeceğinin bilinmediği bir ortama dönüşmüştür. Öyle ki tek kutuplu “büyük köy” olan dünyada kimse muhtar kim diye sormayı bile aklına getirmemiştir.

Bugün gelinen politik manzarada ise Birinci Dünya Savaşı pratiklerinin görüldüğü bir takım çatışmalar olduğu tespitleri vardır. Burada dikkate alınacak husus Birinci Dünya Savaşına giderken mevcut olan şartların oluşup oluşmadığı değildir. Sadece bir takım eski Soğuk Savaş dönemi pratiklerinin ve taraflarının birbirine yaklaşımlarına dikkat çekilmektedir. Oysa Birinci Dünya Savaşı yeni bir olgu olarak ortaya çıkmıştı ve bugün Birinci Dünya Savaşı’nın getirileri ve kayıplarını analiz eden siyasi yaklaşımlar mevcut.

Karşılıklı kayıplardansa kontrol alına alınmış bir düşmanın gerekliliği artık daha belirgin. Bu manada Birinci Dünya Savaşı gibi aktif çatışma ortamları yerine minör çatışma koşullarının muhafazası ve buralarda kazançlar elde etmek mevcut büyük güçler için daha kazançlı görünüyor. Bu halde büyük güçlerin kuvvet kullanma şekliyle münhasır devletlerin hareketi birbirine benziyor gibi görünebilir. Ancak büyük güçlerin hakimiyet alanı ekonomik koşullarla ilgili bir hal almıştır.

Bu nedenle barış ve savaşa dönemi arasında bir farksızlaşma meydana gelmektedir. Barış dönemini yaşamanın büyük güç olmakla yakından ilgisi oluşmuştur. Bu münhasır devletlerin ulaşmaya çalıştığı büyük güç olma amacının meyvesidir. Barışı tehdit edebilecek şey ise kuvvetler dengesinin bozulmasıdır. Bu halde toplumsal isyanların rengi toplumsal devrimlere doğru kayar. Bu durumda büyük güçler arası nasıl bir güç kullanımı meydana gelir, bunu göreceğiz. Fakat her savaş şekli ve yöntemi farklı toplumsal büyüklüklerde, münhasır devletlerden büyük güçlere ya da tam tersi bir yönde uygulama alanları bulmaktadır.

Barış döneminin daha önceki toplumsal dönemlerde savaş dönemi için bir hazırlık imkanı olması durumu söz konudur. Bu vasattan, birikim yapan sosyalist veya kapitalist ekonomiye sahip ekonomik yapıda farklı değildir. Toplumsal şartların ilerlemesi ve hayatın olağan koşullarıyla sürdürülmesi, başkalarının topraklarını almaya ve işlemeye bağlı görülmüştür. Sosyal Darwinizm de içerik olarak bu yaklaşımın bilimsel/materyalist olarak onaylanmasıdır.

Dolayısıyla bu yaklaşımlar insanları, kendi doğrularıyla biçimlendirmekte ve karşı karşıya getirmektedir. Nitekim büyük güç olma nosyonu, onun elindeki barış ortamının hayali toplumlarda bu bilimsellik niteliği taşıyan yaklaşımlarında onaylanmasına neden olmuştur. Hal böyleyken münhasır devletler kötü olarak gördüğü siyasi, sosyal, ekonomik baskıları yapmak için aday olan aday büyük güçler haline gelmiştir. Elbette her kesim kendi tarafının en haklı ve ideal yönetimi uygulayacağını iddia etmektedir. Buna tarihi ve kültürel örmekler vermek de oldukça yaygındır. Çünkü mevcut şartların kurulumu bu temeller üzerine bina edilmiştir.

Bu açılardan değerlendirilecek olduğunda siyasi hareketleri ve toplumsal gelişmeleri taraflarının tarihlerini ve mevcut durumlarını hesaba katmadan ele almak mümkün değildir. Son günlerde tartışılan askeri operasyonlar ve Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesi hususu da tarihi gelişmeleri ve mevcut uluslararası ilişkiler düzleminde anlaşılabilir. Bu nedenle Türkiye’nin sömürgeci olması ya da askerlerine lejyonerlik yaptırması gibi iddia ve ifsat ifadelerinin dünya düzenini okuyamamak gibi bir sorunun sonucu olduğunu söylemek zorundayız. Ulus devlet kurarsanız, kuruluşunu, kurucusunu saygı ile anıyorsanız mevcut şartları yargılayamazsınız. Ancak maalesef, modern ulus devletin sonucunu dünya çapında izleyemeyecek kadar aptal olanlar ya da cahil kalanlar (bunlar mecliste de olabilir) Türkiye’nin konumunu bayağı bir “objektiflik” iddiasıyla aşağılayabilmektedir..

Benzer Yazılar

İçerik Bulunamadı

Araç çubuğuna atla