hstandogan@gmail.com

Türkiye’de Diktatörlüğün Değişmeyen Doğası

2008 ekonomik krizinin etkilerinin halen devam ettiği yönünde konunun uzmanlarında bir görüş beyanı mevcut. Bu ekonomik krizin Amerikan bankacılık sistemi ile ilgili olan kısmı etkilerini maalesef sadece Birleşik devletlerde sınırlı kılmıyor. Bilindiği üzere ulus devletlerin bağımsızlık iddiasının özelllikle ekonomik gereklilikler ve gerçeklerle kesintiye uğradığı bir cağda yaşıyoruz.

Türkiye’de ise bu ideal anlayış üzerine halen hükümetler yıpratılmaya devam ediyor. Konu, hükümetlerin devleti ithalat kalemlerine bağımlı hale getirmesi ve yabancı sermayenin kölesi olan bir ekonomik düzen kurulduğu yönünde. Bu iddianın elbette kapitalist bir dünyanın nasıl işlediğini bilenler için herhangi bir kıymeti harbiyesi yok. Ancak ithal ikameci bir iktisadi anlayışı yaşamış, ülke içindeki siyasilerin folluğu haline gelmiş iktisadi teşebbüsleri görmüş nesil bu konuda ketum bir bakış açısına sahip. O dönemde de müspet bir gelişim olmaması ve bunun ekonomik gostergelerle ortaya konulması bu düşünceyi değiştirmiyor maalesef. Ülke, bütçe açığı kapatmaya çalışan ve tasarrufları eriyen bir kitle ile dolu iken, bugün yine tasarrufu artık hayatının kalan yıllarını satmaya dayalı bir kitleyi barındırıyor.

Temelde değişimin devletin, uzun vadeli ekonomik sistem değişimi olduğunu söylemek mümkün. Türkiye askeri darbeler yordamıyla ayarları değiştirilmeye uzun zamandır maruz kalıyor. Son değişiklik de beraberinde yeni bir ekonomik sistemin inşasını getirmiştir. Tabi askeri anlayışa göre böyle bir yön vermenin tartışılmaz nedenleri olabilir, ancak siyasi taraflara bakınca bu kimseler sürekli bir saldırı altında hainlik, hırsızlık, zorbalıkla anılır olmuştur. Askeri uygulama ve kararlara yönelik tek eleştiri mecrası insani gereklilik ve açıklamaların artık tahammül gösteremeyeceği işkence ve idam konularında gündeme gelmektedir. Bunun dışında askeriyenin gerçekten bir ülkeyi yönetmek gibi bir kabiliyeti olabilir mi şeklindeki soruyu yanıtlamak güçtür. Zira bu ülkenin kurucu ayarlarıyla bile yüzleşmeyi gerektiren bir ortam oluşturur.

Bir başka ekonomik yargılama tarafı da burada görülmektedir. Sadece ithal ikameci ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile ekonomik hayatın döndüğü devlet sosyalizmi gibi işleyen bir dönemin tanıkları değil, onlardan sonra gelen nesil de aynı mantalitenin izlerini taşımaktadır. Neden mi? Vasıfsız ve vasat eğitim yüzünden…Yeni nesil öyle bir kutsal dönem anlayışı ile uyuşturulmakta ve büyülenmekte ki Cumhuriyetin ilk dönemlerini ülkenin en gelişmiş dönemi olarak anmaya varan yargılar ortaya atmaktadır. Bu durum, sorunu, kendi geleceğine, yaşantısına ve değerlerine karar vermek için seçme hakkını kullanan vatandaşları ve onların düşüncelerini hakir görmeye varan bir anlayış meydana getirmiştir. Madem herşey idealdi neden bu düzen değişti sorusu ortaya çıkmıştır.

Bu halde de vatandaşı aklamaya gayret edenler,onun cehaleti ve gerek dini gerekse sosyo-ekonomik bilgisizliklerinin siyasiler tarafından kullanıldığını iddia etmişlerdir. Hakikat ise demokratik bir seçimin, halkın genel halini yansıtacak liderler siyasi yüzler ortaya çıkarmasıdır. Bu demokratik sistemde Abd’de yapılan seçimleri göz önünde bulundurursak gerek anayasanın ortaya çıkmasında, gerekse kölelik kurumunun kaldırılmasında seçmenin açık net duruşu ve talebi, bu siyasi gelişmelere yansımamıştır denilebilir. Açıkca Abd eliti, bu gelişmelerde sorumluluk almayı tercih etmiştir. Ortaya çıkan sonucu ise yargılamak bugün de ancak barbarlık olarak adlandırılmaktadır. Oysa görülen şey, seçmen tercihlerinin hiçe sayılırcasına kararlar almanın yetkisi, komitelerde ve hükümetlerde belirmiştir. Bu gelişmeler bir takım iç çatışmaları ortaya çıkarsa bile buradan geri adım da atılmamıştır.

Gelgelelim bir ülkede diktatörlük sisteminin eylemleri ve liderleri eğer demokratik sistemin ortaya çıkardığı gelişmeler kadar eğitimin, saygının, destek bulan yönlerinden anılmanın, değer vermenin konusu olmazsa, kişiler diktatörlük idealiyle demokratik seçimleri yargılamaya kalkarlar. Hal böyle olunca çıkarımlar da bizim milletimiz asker millettir, bize demokrasi gelmez gibi çıkarımlara yol açmaktadır.

Oysa diktatörlükler kendi yıkımlarını süreçleri içinde, kendi ortaya çıkardıkları sorunlar ve kuvvet kaynakları üzerinden yaşarlar. Bu sorunlar artık telafi edilemez hale geldiğinde, şiddet potansiyellerini sürdürecek bir örgütsel yapıları da kalmayınca ortadan kalkarlar. Ancak bu dağılış da diğer sistematik değişimler gibi toplumların hafızalarında yani tarihlerinde derin izler bırakır. Tekrar eden görüntüler olarak yeniden diktatörlükler ortaya çıkabilir.
Diktatörlükler toplum üzerinde baskı mekanizmaları kurmakla birlikte elbette bir sosyal tabana da sahiptirler. Bu sosyal taban taraflar olarak bölünür, ancak baskı mekanizması sonucunda muhalefet tarafı ciddi bir biçimde sönümlenir. Yer altına inme gibi sonuçlar da çıkarabilir, bu noktadan sonrası siyasi muhalefetin, silahlı ve yıkıcı siyaset rolüne bürünmesi şeklinde görülmektedir. Diktatörlüğün kendi kendine açtığı ilk cephe bu şekilde görünür.

Bir başka yıkım ise diktanın ortaya çıktığı potansiyellerin yani ekonomik kriz, askeri müdahale, siyasi ıstikrarsızlık gibi gelişmelerin yine kendisini vurması şeklindedir. Bu değişkenler önünde ya da sonunda onu bina eden kişileri ve iktidarlarını aşındırmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti özelindeyse, otoriterleşme ve diktatörlük çıkarımı yapanların değerlendirmeleri ya sistemin bütünü için anlamlıdır ya da kendi kuyusunu kazacak bir başka diktatörlük talebinden başka birşey değildir!!.

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla