Roma’nın Yükselişi ve Düşüşü, Cicero’dan Augustinus’a

Büyük İskender’in Polis’i yıkmasıyla başlayan süreçte kurduğu büyük ve geniş imparatorlukta hem bir kral hem de bir tanrı olarak kendisini nitelendirmesi ve sonucunda da kutsal ve seküler otoriteyi birleştiren bir yönetici olması ile devam eden bir dönem başlar. Yine Büyük İskender döneminde ortaya çıkan felsefi akımlardan olan Stoacılığın kökleri yunan düşüncesine dayanmaktadır. Roma’da da farklı bir sürümü gelişmiş olan Stoacılığın temel felsefesi insan eşitliği, doğaya uygun bir hayat sürmek için bir dizi ahlaki, dini ve siyasi düşünce yapısına sahip bir anlayıştır. Yurttaşlığı ve otoriteyi aklın ilkelerine göre düzenlemeyi amaçlar. Bu felsefede ilginç ve saçma olan şudur ki adaletli olanla, olmayanı belirleyen doğal yasalar (yani evrensel yasalar) Tanrılarda dahil bütün yaratılanı yönetmektedir. Bunun dışında Stoacılık sakinlik, uyum, kendi kendine yeterlik, siyaset ve dünya işlerinden el etek çekme düşüncesini savunur. Bu anlayışa göre insanla tabiat arasında doğal bir uyum bulunmakla birlikte bu uyum sayesinde insanın mutluluğa erişeceği inancı hakimdir. Bir anlam ve maneviyat arayışı olarak ta nitelendirilmiştir. Bu arada Roma ve Yunan siyasal düşüncesi arasında şu farklar bulunmaktadır: yunan siyaseti içe dönükken Roma siyaseti dışa dönüktür, Roma’da bağlılık yunan’daki gibi polise değil, kendini Tanrı benzeri bir statü yükleyen Sezar’a idi, Yunanlılar da kişisel çıkar ve siyasal particilik polis için tehlikeli görülürken, Roma’da kişisel çıkar, güç ve particilik siyasetin merkezindedir. Kısaca Yunan şehir devletlerin yıkılmasıyla başlayan özellikle M.Ö. 4 ve 3. Yüzyıldan sonra gelişen ve bazıları tarafından dini bir öğreti olarak sunulan stoacılık Roma’yı da etkilemiştir. M.Ö. 1 yüzyıla gelindiğinde ise Romalı hatip, siyasal düşünür, hukukçu ve devlet adamı olan Marcus Tullius Cicero bir stoacı olarak Roma’da etkili bir kişilik olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Daha sonra değineceğim bir diğer Roma düşünürü Augustinus başta olmak üzere pek çok Romalı düşünür ve Hristiyanları etkilemiştir. Platon başta olmak üzere çoğu yunan düşünüründen etkilenen Cicero, en iyi siyasal rejim ile ilgili konuları Devlet Üstüne, bu ideal devleti ve düzeni sürdürmek için gerekli kurumsal ve hukuksal araçları tartışan kitabı Yasalar Üstüne, siyasal başarı için gereken kişisel erdem ve maharetlerle ilgili kitabı ise Görevler Üstüne’yi yazmıştır.*

Devlet Üstüne de devleti savunmanın bireyler için en yüce görev olduğunu söyler ve ekler: bu görev aile ve ebeveyne görevden bile önce gelmektedir ve kişinin yalnızca Tanrılara yönelik görevi devletten önce geldiğini düşünmektedir. Görevler üstüne de Cicero insanları devleti kurmaya sürükleyen şeyin insandaki doğal toplumsallık içgüdüsüne bağlamaktadır. Ona göre devlet şu şekilde oluşur: ilk erkek-kadın ilişkisi, sonra baba çocuk ilişkisi, sonra insanın ev halkıyla ilişkisi, sonra insanın şehirle ilişkisi ve son olarak ta insanın devletle ilişkisi şeklindedir. Bu noktada Platon ve Aristo’da olduğu gibi devletin kökenini ailenin büyüyüp gelişmesine bağlamaktadır. Yasalar üstüne de ise hukuk ve adalet konularına değinerek doğru bir devletin uyumluluk üreten bir hükümet olduğunu, bu uyumunda hep birlikte halkın yasaya bağımlı olduğu zaman gerçekleşeceğini söyler. Yasaların amacı adalet olduğunda uyumun gerçekleşeceğini belirtir. Hatta Cicero biraz daha ileri giderek yasaların doğal bir güç, tanrılardan gelen, tanrılara denk bir emir olduğunu belirtir. Cicero yasayı adaleti de kapsayan doğru akıl olarak tanımlar. Yasayı akıl sahibi herkes yapabilir ve evrensel olarak bütün zihinlere yazılmıştır. Bu yasa kralları ve yöneticileri de bağlamaktadır. Ebedi yasanın amacı adalet iken dünyevi yasaların amaçları adalet ve yurttaşların güvenliğidir. Cicero’da doğru devlet halka hizmet eden devlet olmakla birlikte insanları bir arada tutan ortak bir bağa sahiptir. Bu bağ adalet ve aklın ebedi yasalarına ve doğaya saygı ile mümkün olur. Dolayısıyla bu doğru devlet ile siyasal çekişme, siyasal gruplaşma, hizipleşme sona erer.*

Cicero’dan sonra Roma da etkili olan diğer durum ise Hristiyanlığın Roma’ya geçiş sürecidir. Hristiyanlığın temelinde öte dünyalılık, imanın akla üstünlüğü yatmakla birlikte Hristiyanlar Yunan-Roma kurumlarının başarısız olduğunu düşünmüşlerdir. Bu kişilerin başında da MS.1. yüzyılda yaşamış olan Paulus gelmektedir. Hristiyanlık dinine, uyruğuna, milliyetine ve cinsiyetine bakılmaksızın herkese açık olup, Paulus’a göre ne Yahudi, ne de Yunanlı vardır, ne kul ne de azatlı vardır, ne erkek ve ne dişi vardır, Mesih İsa da hepiniz birsiniz. Bunun dışında Hz. İsa hakkında geçen şu konuşma da ilginçtir: Hz.İsa’ya Pilatus adında biri Yahudilerin kralı olup, olmadığını sormuş ve şu cevabı almıştır: “Benim krallığım bu dünyada değildir”. Paulus ve Hz. İsa’nın mesajı Hristiyanların toplumunun ve devletinin yeryüzündekileri aştığı ve Hristiyan toplumu bir araya getiren şeyin Tanrı sevgisi olduğunu belirtmiştir. Hz. İsa otorite sorununa dair bir başka konuda ise “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya ödeyin” dediği belirtilmektedir. Paulus ise bu konuda Herkesin üzerinde olan hükümetlere tabi olması gerektiğini zira Tanrı’dan olmayan hükümetin olmadığını, dolayısıyla hükümete karşı çıkan Tanrıya karşı durmuş olacağını söylemiştir. Bu noktada Hristiyanlar devlete ve kiliseye olan çifte bağlılığını ve dünyevi otoritenin Kiliseye tabi olmasını haklılaştıran nedeni ortaya çıkaracaktır. Hristiyanlıktaki diğer önemli bir kavram ise eşitliktir. Toplumdaki herkes temelde eşittir. Hz. İsa ve ilk Hristiyanlar kadınlarla erkeklerin eşit olduğu inancında olsalar da Paulus için kadınlar kocalarına tabi kalmalı, İsa Mesih kilisenin başı olduğu gibi erkekte kadının başıdır, kilise nasıl Mesih’e tabi ise kadında kocasına tabi olması gerektiğini belirtmiştir. Kısaca Paulus dini kaynaklara ve İncil’e dayanarak kadınları ikincil bir siyasal duruma düşürür.*

Hz. İsa’dan sonra Hristiyanlık bazı değişimlere maruz kalmıştır. Bunlardan en önemlisi Roma İmparatoru Konstantin M.S.311 yılında kendisinin Hristiyan olduğunu duyurması ve M.S. 378 de İmparator Theodosius resmi din olarak Hristiyanlığı benimsediklerini ilan etmesidir. Fakat bundan önceki yıllarda Hristiyanlık devleti desteklemeyen, Roma’nın dini ve siyasal ilkeleri ile çelişen ve bundan dolayı Hristiyan azınlığa eziyet edilen bir yapıdaydı. Bu süreçten önce Hristiyanlık dışlanmış kesimlere hitap eden ve Roma otoritesine kayıtsız, yurttaşlığı öte dünyadaki imparatorlukta arayan, kendilerini kurtuluşa ve Roma baskısına karşı koruma içgüdüsüyle hareket eden bir din olarak gözüktü. Fakat bu anlayış yukarda belirtildiği üzere özellikle M.S. 4. Yüzyılda değişti. Roma Hristiyan bir hükümet olmasının yanı sıra Kilise ile devlet birleşmekteydi. Dolayısıyla kilise artık siyasal yapının bir parçasıydı. Bu dönem azizlerinden olan Augustinus özgür iradeyi ileri sürerek Hristiyanlığı siyasal iktidarla uzlaştıran bir anlayış geliştirmiştir. Augustinus’a göre devlet hem ilk günahın ve “Cennetten Düşüş”ün bir cezası hem de insanları günahtan koruyucu bir ihtiyacın sonucu meydana geldiğini belirtmektedir. Ona göre Hz. Adem’in günahı Tanrı’nın İhsanından Düşüşe yani evrenin temel yapısının değişmesine neden olmuştur. Augustinus’un en ünlü kitabı olan “Tanrı Devleti”nde Hristiyan inancının sistematik olarak yeniden düşünülüşü ele alınır ve ayrıca Yunan ve Roma felsefesinin büyük ve önemli hususlarını, Platon ve Cicero perspektifinden onların görüşlerini birleştirip dönüştürmüştür. Bununla birlikte Volasianus isimli bir Romalı resmi görevli Romanın düşüşünü bağladığı ve suçladığı Hristiyanlığı saldırıların ve problemlerin kaynağı olarak belirtmesi üzerine cevap olarak Augustinus “Tanrı Devleti”ni yazmıştır. Augustinus Volasianus’a cevap olarak Romalıların yozlaşmalarının ve günahları nedeniyle cezalandırılmayı hak ettiklerini belirmiştir. Ayrıca Hz. İsa’nın sevgisi ve merhameti olmasaydı Roma daha da kötü duruma düşeceğini belirtir. Bununla birlikte Roma Hristiyanlığı kabul etmeden öncede çok sayıda felakete uğradığını ve dolayısıyla bu çöküşün sebebinin Hristiyanlık olmadığını ileri sürmüştür. Augustinus şu soruyu da ekleyerek devam eder: madem Roma’nın Tanrıları o kadar iyiydi de neden Roma’yı bu durumda korumadılar. Augustinus aslında Romanın gerçek bir devlet olmadığını ve Roma’yı bir araya getiren şeyin kibir sevgisi olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla bu noktada Augustinus Cicero’nun Devlet üstüne eserindeki doğruluk sevgisi ve topluluk çıkarlarının bir araya getirdiği bireyler topluluğu tanımına yönelmektedir. Augustinus Cicero’yu bu noktada doğru bulmayarak gerçek bir devletin ortak bir İsa sevgisi ile oluşacağını belirtmiştir. Bunun dışındaki bir sevgi türü gerçek ve doğru bir devleti ona göre tanımlamaz.*

Augustinus için gerçek devlet Tanrı devleti ya da krallığı olup yeryüzünde bulunmadığını bunun karşılığında insan devletinin insanın günahının ve Cennet’ten düşüşün bir sonucu olarak meydana geldiğini belirtir. İnsan Augustinus’a göre özgür iradeye sahiptir ve bu özgür irade iyiye doğruya yönelebileceği gibi günaha da yönelebilir. Bazıları bu iradeyi özel kazanç ve tamahın peşinde sürdürerek Tanrı’dan uzaklaşırken bazıları da bu iradeyi Tanrıya yönelterek büyük bir şeref sahibi olur. Yasak elmanın yenip insanlığın “Cennet’ten Düşüşü” de bu özgür iradenin bir sonucudur ona göre. Cennet’ten bu düşüşten dolayı düzene, itaate ve toplumsal işbirliğine karşı devlet adlı sistemi kurmuşlardır. Daha sonra Dünya Devleti/Tanrı Devleti (Gökyüzü Devleti) ayrımına giderek, dünya devletinin Tanrı’yı hakir görüp benlik sevgisinin oluşturduğunu, Gökyüzü devletini ise benliği hakir görme noktasında Tanrı sevgisi oluşturmuştur. Tanrı devletini Kudüs temsil ederken İnsan devletini Babil ve Roma temsil eder. Augustinus’un bu iki devlet düşüncesi aslında Kiliseyi önemli bir siyasal kurum haline getirip bireyin devlete ve kiliseye dünyevi otoritenin de dini otoriteye tabi kılınması için önemli bir argümandır. Ki zaten Kilise sonraki bin yıl süresince egemen siyasal kurum durumunda bulunmuştur. Son olarak Augustinus’a göre Romanın çöküşü pagan bir teolojinin çöküşünün yanı sıra bu kurumları kuran Yunan ve Roma felsefesindeki akıl düşüncesinin çöküşüne bağlamıştır. Augustinus için Romanın çöküşü akla güveni sarsarak akla değil imana dayanması gerektiğini belirtmiştir.*

* Kaynak olarak Donald G.Tannenbaum ve David Shultz’un Siyasi Düşünce Tarihi kitabından yararlanılmıştır.

Benzer Yazılar

İçerik Bulunamadı

Araç çubuğuna atla