hstandogan@gmail.com

İdeolojiden Dünyaya Bakış – 2

Rasyonalizmin bir yansıması şeklinde görülen yaşamı doğru kavrama ve yönetme düşüncesi karşısındaki herhangi bir iddiayı otomatik olarak irrasyonel ya da öteki olarak tanımlarken, alternatif bir gerçeklik alanı tanımamaktadır. Buradan hareketle doğrunun ve gerçeğin tek gösterimi olan akıl nüansı, karşısındakini kavrayış açısından ele alırken onun yanlış bir bilgi yansıttığını ancak doğru bilgiyi kavrayabilme kapasitesi olduğunu iddia ederek kendi paradigma alanına kazandırır. Böylece alternatif bir doğruluk alanı ifade etmek isteyen kişi rasyonel bir bakışla laboratuvardaki deney faresiyle eşit bir konuma yerleştirilir. Bu noktadaki kişi edindiği bilgilerin “yanlışlığında” direnirse sorun olarak, hasta olarak öteki olarak nitelenerek tecrit edilmeye ya da itlaf edilmeye maruz kalır.

Toplumsal bütünün, yönetim yapısı ya da kadrolarıyla tarihsel süreç içerisinde şu veya bu şekilde ayrışması sonucu oluşan ortamda ise toplumun tamamına yönelik bu patolojik teşhisleri koymak mümkün hale gelmektedir. İdare edilmesi gereken ilişkiler ve haklar bağlamı gibi bir bağlam yerine, idare edilmesi ve biçimlendirilmesi gereken zihinler, değişime zorlanması gereken bir toplum, yetişilmesi gereken bir medeniyet seviyesi gibi bakış açıları toplumu adeta yarışa hazırlanan bir at gibi besleyip, tımar etmeye ortam hazırlar. Bu hazırlık aşamasının belirgin olarak ortaya çıktığı alanların başında eğitim kurumları gelmektedir. Bu eğitim kurumlarında zorunlu olarak yetiştirilen yeni nesil hem sistemin işleyişi açısından risk teşkil etmeyecek çarklar hem de sistemin gelişimi için her türlü fedakarlığı yerine getirecek elemanlara dönüştürülürler.

Bu yapılandırmanın işleyişi a milleti ve onun öteki oluşunda kendisini bulan b milleti gibi kimlik çatışmalarından faydalandığı gibi ekonomik sistemlerin karşıtlığında da yansımasını bulmuştur. Kendi doğruluğunu ispat etmek için ekonomi gibi bir bilim dalı içerisinde farklı kimlikler meydana getiren bu anlayışlar ortak olması gereken realitenin aslında ne kadar da göreceli ve çarpık olduğunu dünya tarihine kanıtlamıştır. Kendisini yine de bilimsel bir alandaki teorik farklılık olarak niteleyen iki sistem de nihayetinde, dayandıkları tüm iddialara rağmen toplumun ancak küçük bir kesiminin ideali ve doğrusu haline gelmiştir.

Kapitalist sistemin parçaları halinde gelişme gösteren bu ideolojiler, toplumlarıda içindeki sermaye yarışına benzer biçimde rekabet içerisine sokmuşlardır. Daha diğerkâm bir ifade barındırdığı iddia edilen karşıt ekonomik teoride aynı insan doğasını bu sefer merkeziyetçilik ve bürokrasi kademelerinde göstermektedir. Böylece toplum eğitim sistemi neticesinde sadece bu sistemlerin gereksinimlerini ve çıktılarını bekleyebilir bir hale gelmiştir. Tüketim ve üretimin gerekliliği söylemlerinin, iki ekonomik yaklaşımın sloganları olmaktan ötede bir anlamı kalmamıştır. Dahası toplumsal ve insani değerler olarak anılan değerler bu ideolojiler ve onların propagandaları, ajitasyonları ve toplumsal mühendislikleri altında tüketildiğini görmek mümkündür.

Gerek siyasi araçlarla hedeflerine ulaşmak gerekse askeri tedbirlerle bir statükoyu korumak maksadıyla olsun, bu tip toplum mühendisliği ve algı yönetimi taktiklerinden faydalanılmaması pek makul görünmemektedir. Toplumu üçüncü bir gözden değiştirilmesi, dönüştürülmesi gerekli olan bir aygıt olarak değerlendiren her bakış açısında bu tip bir anlayış kaçınılmazdır. En yakın ve acı örnekleri ise toplumların yaşadığı modernleşme süreçlerinde görülür. Bu sürecin sonu toplumların uzun yıllardır devam eden sistemlerine adeta bir karşıtlık olarak ortaya çıkmış ve bu birikimin, yaşantının tüm değerleri ya yeni döneme göre yeniden üretilmiş ya da kenara itilerek nostaljik bir mana yüklenmiştir. Bu pratikleri yaşamak ve yaşatmak istemekse en ağır hakaretlerle karşılaşmaktan, anormal olarak değerlendirilip dalga geçilmeye kadar bir çok tepki görmektedir. Bu taleplerin karşılaştığı en görünmez zarar ise bu değerlerin, pratiğini sistemden edinen taraflarca, siyasi gündem içinde kullanılmasıdır. Değişimin meydana getirdiği sarsıntı öyle büyük olmuştur ki toplumların zihninde soykırım gibi pratiklerin çözüm olarak görüleceği bir düşünce izi bırakmıştır.

Bu tip şiddet gösterileri, yeni dönemin güç algısıyla örtüşmekle birlikte toplumların yaşantısında gerek yakın gerekse uzak tehditler meydana getirerek bir güvenlik yapısının denetimini gerekli kılmıştır. Güvenlik algısı toplumu adeta güzel kalesinde esir hayatı yaşayan bir efendiye dönüştürmüştür. Böylece bireyin içinde bulunduğu toplum bir kimlik hüviyetine bu güvenlik algısıyla da birlikte taşınmaktadır. Sonuç olarak efendi kendi kalesi içinde ne kadar kıymetliyse buranın dışında da bir o kadar güvenliksiz ve öteki konumuna gelmiştir. Metaforun geçmiş bir dönemin alametlerinden seçilmesi yanıltıcı olmasın. Toplum, eski düzen ya da ancien rejimin paradigmasında kalmamıştır elbette ancak artık daha kalın ve kestirilemez duvarların arasında sıkışmıştır. Bu duvarlar belli siyasi yapılar, sosyal düzenler ve ekonomik ilişkilerle örülmüştür. Yani insanın kaçacağı yer artık insanın olmadığı ve denetiminin bulunmadığı bir yer olmak durumundadır. Buna mukabil eski dönemin kalesinden kaçıp bir ormana ya da arazinin bir köyüne sığınmak mümkünken artık denetim fiziki bir duvarın ve muhafızların ötesine geçmiştir.

Bu yapının temel bileşenleri modernleşme dönemine kadar yerine oturmakla birlikte, aydınlanma argümanlarıyla ve getirileriyle daha kontrol edilebilir bir doğa, daha nesne bir insan ve daha büyük güvenlik imkanları ortaya çıkmıştır. Bu bağlamlardan beslenen yönetim ayağında ise otoriter yönetimler yer alacaktır.

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla