yavuzerfselim@gmail.com | klâsik okur, acemi yazar. her şeyden önce; birey.

Bizden Köle Olur mu?

Belki basit sosyal medya gönderilerinde görseniz de siyasal felsefenin benim açımdan çözülmesi önem arz eden “karikatürleşmiş paradokslarından” birisi ile tartışma dolu bu yazıya başlamak istiyorum. Bir süredir yüksek lisans tezim için okuma yaparken bu tartışmaların içinden çıkamaz oldum. İşin garip yanı bundan zevk de alıyor olmam. Her seferinde aynı yolları tercih edip tartışmayı aynı noktada bitirmeme rağmen sanki bu aşinalığın bana esenlik verdiğini düşünüyorum. Oblomov gibi yatarken, duşa girerken, birileriyle konuşurken bile bu konuyu düşünüyorum ancak cevabını onlardan alabilieceğimi sanmadığım için tekrar içinde yolun başına doğru hareket ediyorum. Basit de bir tartışma üstelik.

Bir grup köleye artık özgür oldukları ve efendilerinin altında çalışmak zorunda olmadıkları söylenir ama kölelerin çok düşük bir oranı bu fırsatı değerlendirerek özgür bir birey olma yolunu tercih eder. Önemli bir kısmı köle hayatlarından memnun olduklarını ve bu yolu tercih etmediklerini söylerler. Sorun şu ki bu tercih özgür bir tercih midir?

Sanki din içerikli bir youtube sayfasında  “tanrı kendinin kaldıramayacağı bir taşı yaratabilir mi?” sorusunun özgürlükle alakalı olanı gibi bir paradoks diyebiliriz. Aslında basit cevaplarda verip geçebiliriz. Mesela onlardan birisi “neticede köle hiçbir tesir altında kalmadan bir tercih yapmıştır, dolayısıyla özgürdür.” olabilir. Ya da “özgür olmamayı tercih etmek özgürlük değildir.” de olabilir. Ancak burada iki farklı özgürlük kavramını birbirine karıştırıyoruz. Esasen Türkiye’de bu kavramları galiba hiç tanımıyoruz ya da en azından birisini. Liberal külliyata ucundan da olsa bulaşmış olan birisi “negatif özgürlük” ve “pozitif özgürlük” kavramlarını muhakkak duymuştur. Bu tartışma onlar için daha cazibeli hale geliyor işte. Çünkü köle adamın içinde kaldığı bu dilemma tam da bu tartışmanın konusu bence. Üstelik ne yazık ki memleketimizin dört bir yanında anlatılan “pozitif özgürlük” kavramını da yeniden tartışmanın hoşunuza gidebileceği kanaatindeyim.

Negatif özgürlükte çok büyük anlam karmaşası yok. Temel olarak müdahaleden yoksunluk demek. Hobbes’tan beri tüm liberal külliyatın anladığı ve üzerinde devlete karşı bir misyon biriktiren bence yeryüzünün en temel özgürlük sanısı budur. Negatif özgürlük. Bireyin kararlarına müdahale etmemek. Tıpkı Sinoplu Diyojen’in İskender’e “ gölge etme başka da ihsan istemez.” demesi gibidir bu özgürlük. Bu arada bu söz ne kadar gerçektir bilinmez ama bu tartışma için önemli ipuçları taşır. Peki ya pozitif özgürlük öyle mi? Ne savunanı bellidir. Ne “ne anlama geldiği”. Bu çok basit bir ifadeyle insanın kendi kendisinin efendisi olması demektir. Otonom bir birey olarak davranışlarına başlamadan önce karar alma sekansını kapsar. Basit bir örnekle anlatacağım; şimdi bir sevgilim var diyelim(gerçekten de var seni çok seviyorum hayatım), onunla facebookta ilişkimizi ilan edecek bir paylaşım yapacağız, sevgilime babamın yüce bir din adamı olduğu gerekçesiyle bunu yapamayacağımı söylersem pozitif anlamda özgür olamam. Ancak bu kararı alırken 30 yıl hafız yetiştirmekle uğraşmış bir din adamı olan babamı umursamaz “ben kendi ayakları üzerinde durabilecek bir erkeğim.” dersem pozitif anlamda özgür olurum. Görüldüğü gibi otonom bir birey olarak kendimi gerçekleştirdim ve kendi kendimin efendisi oldum. Bu noktadan sonra konu artık negatif özgürlük kavramının alanına giriyor. Babam beni zora dayanarak engellemeye kalkarsa ve bunu başarırsa negatif anlamda özgürlüğüm ortadan kalkmış olur.

Ne yazık ki üniversitelerde hocalar bunu basit bir cümleyle devletten bir şey talep edebilme özgürlüğü olarak anlatıyor. Yani devlet bize yolculuk için bilet parası verirse seyahat özgürlüğü konusunda pozitif özgürlüğe sahibiz demektir. Bu kadar basit bir yaklaşımda ne yazık ki sadece bizim akademiamızda olur. Neyse ki ben hocalarımı haklı çıkarabilmek için biraz çaba sarfettim ve dostlarımla sohbet ederken bile bu konuda kafa yorduğumu daha önce de söylemiştim. Şöyle ki seyahat edebilme bilincine sahip olmayan ve evinden dışarısını tanımayan bir birey için ülkenin dört bir yanına gitmede engellemeye tabi olmamak hiçbir anlam ifade etmez gerçekten. Tıpkı kölelikten kurtulma şansına sahip olduğunu söylesen de köleliği tercih edenlerde olduğu gibi bu konu, biraz bile dikkatini çekmez. Berlin (negatif ve pozitif özgürlük kavramsallaştırmasını yapan ingiliz filozof) bunu açıkça makalesinde yazıyor. Pozitif özgürlük yıllarca bizim gördüğümüz gibi bir şeytan değildir. (Gerçi onu şeytan gibi gören bir avuç insandık) Galiba üzerine daha fazla okunması ve tartışılması gereken bir konu. Çünkü o kölelere özgürlüğü anlatabilmenin yolu negatif özgürlükten değil, pozitif özgürlükten geçiyor. Tabi ben burada sorumluluğu, insan haklarının içine katılan pozitif statü haklarda olduğu gibi devlete değil, devletin şeytanlığından sakınmanın bir aracı olan sivil topluma yüklüyorum.

Kölelik ise biz hürriyetperver insanlar için bile çok uzak bir ihtimal değil. Ve her şeyden önemlisi hem bizler hem de bu bilince tam anlamıyla sahip birileri varsa onlar için bir bilinç meselesi. Araba sürerken ve hatta sürmezken sigara içmenin yasaklanması bir köleliktir. Hür insanların arabalarında sigara içebildikleri ama kölelerin içemedikleri bir toplum fikrini düşününce bu bir kölelik göstergesidir. Ya da artan sebze meyve fiyatlarına devletin tanzim satış noktaları oluşturarak engel olmasını talep eden vatandaşımız ne yazık ki köle bilincini kazanmaya yakındır. Öyle ki bu aslında bir kölenin, başına gelen bir sıkıntıda “sahibim bir önlem alacaktır” demesine benzer. Dolayısıyla psikolojinin alanına bu konuyu kaptırmadan pozitif özgürlüğü gerçek anlamı üzerinde tartışabilmemiz çok mühim.

Gelelim pozitif özgürlüğün sonuçlarına. Muhakkak ki gerçek bir liberalin(bana göre bu liberteryenliği elden bırakmamak demek) damarlarından negatif özgürlük akar. Ama aynı zamanda burada anlatıldığı tarzda pozitif özgürlükte bu kanın içinde yer alır. Netice de bir bireyden bahsedebilmenin yegane yolu kendi motivasyonlarını oluşturmaktan geçer. Ancak köleliğinin ilgasına rağmen tekrar köleliği tercih edenlere gözlerimizi kapatacak değiliz. Dahası en son italik yazdığım kelimeyi doğuracak onca garip onca kültürel ve onca beklenmedik hayat vardır ki kölelikten daha trajik. Bu sonuçlardan doğan diğer tartışma ise siyasal ve kapsamlı liberalizm tartışmasıdır. Kısaca siyasal liberalizm bireylerin dini, kültürel ve özel hayatlarını kendi kendilerine bırakmaktır. Kapsamlı liberalizm ise evrensel değerleri bu dini, kültürel ve özel alanların hepsine tatbik etmekten bahseder. Mesela sünnet olacak bir çocuk. Onun vücut bütünlüğü bir evrensel değerdir. Diğer yandan da bir dini vecibe olarak bu ritüeli gerçekleştirmek isteyen bir aile vardır. Bu durumda devlet aktif bir rol alarak “durun bakalım ben bu çocuğun sağlık hakkını yerine getiriyorum” diyerek ailenin bu faaliyetine müdahale etmeli midir? Çoğumuz gibi devlet de sünneti içselleştirdiği için bu sizi tahrik eden bir örnek olmayabilir. Çok eşlilikten cinsiyet tercihlerine kadar pek çok konu evrensel değerler ve bireylerin özel alanlarıyla alakalı tartışmalarla doludur. Mesela çocuğunun eğitim almasını istemeyen bir aileye karşı devletin rolü ne olmalıdır? (bir bilince ve ailesine rağmen karar alma yetisine sahip olamadığı için bu tartışmaların örnekleri genellikle çocuklardır) Görüldüğü gibi devletin faaliyet alanı ile bireyin öz bilinci arasında muhakkak bir bağ vardır. Devlet o çocuğa eğitim vermeye zorlamalı demek kapsamlı liberal bir bireyin pozitif özgürlükçü bir müdahale talebidir. Hayır o çocuğun ailesinin kararına müdahale edilmemeli demekse siyasal liberal bir bireyin negatif özgürlükçü bir savunusudur. Eğer bu örnekler sizi tatmin etmemişse eski çağlardaki tanrıya kurban olarak evlat adama törenlerini düşünebilirsiniz. Sanırım sınırları zorlamak için İbrahim ve İsmail peygamberin hikayesine dönmek gerekecek. Anokranik olmamak için o günün şartlarında ne yapacağımızı değil de, bugün tanrıya oğlunu adamak isteyen bir adama devletin ne yapacağını sormamız gerekir. Bir çocuk devletten önce ailesinindir, ancak ailesinden de önce kendisinindir. Evrensel değerler onun biricik ve dokunulmaz hakları olduğunu söylerken, dini ve kültürel değerleri ise onun tanrıya kurban olarak adanmasında hiçbir sakınca görmez.

Berlin pozitif özgürlüğü önemser hatta savunur diyebiliriz. Ama pek çok pozitif özgürlük anlayışlarına da karşı çıkar. Onlara kendini gerçekleştirme teorileri der. Sakıncaları ise devletin büyütecek bir pozitif özgürlükçü müdahale alanının yaratılıp pek çok negatif özgürlük ihlali yapılmasıdır. Ve elbette onun çoğulculuk teorisi pozitif özgürlüğe karşı bir antipati doğurmasına yardımcı olur. Zira siyasal alanda pozitif özgürlük alanı genişlerse standartlaştırılmış ve eşitlenmeye amaçlanan insanlar doğacaktır. Bu bir toplum için yıkım demektir. Çoğulluğuyla var olabilen toplumsal dinamikler ancak negatif özgürlükle mümkün kalabileceklerdir. Bireylerin bilinçleri özgürlük için önemli bir nokta olabilir ancak bu bilincin kontrollerı asla devlet olmamalıdır. Aksi takdirde karşımıza devletçi bilince sahip, kişisel değerlerini ve farklılıklarını tanımayan ancak devlet değerleri ve bilincini kutsayan bireyler çıkar. Her şeye rağmen bu tartışmaları yaptığım zihin kitabımın kapağını kapatabilmiş değilim. Farkettiğim tek şey ise, politik kurum ve kişilerle bir toplum bilinci yaratmanın zararları ve bu bilincin yaratıcısının kültürel ve sivil toplum alanının olduğu.

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla