maakkus24@hotmail.com

Benim Olmadığım Yerde Kimse Yok mu Gerçekten?

Uzunca bir zamandır ne yazsam diye düşünüyordum. Burada ilk yazılarımdan biriydi: “Nasılsak öyle yönetiliriz, balık da baştan kokar”. Sanırım bu yazıyı biraz daha genişletmemiz gerekiyor. Geçenlerde bir haber gördüm ve aslında içimde dert olan bir konuyu artık sessiz bir çığlık olarak haykırmak ihtiyacı hissettim. Neden böyle oluyor? Bize bunu kim öğretti diye sorguladım biraz… Sonucunda çorap söküğü gibi birbiri ardına çözülen bir bulmacayla baş başa kaldım. Ucunu bulamadım ama yazmazsam da tüm elde ettiğim (ya da elde ettiğimi sandığım) sonuçları kaybetmekten korktum. Bu nedenle işte şimdi yazıyorum: Neydi gördüğüm haber? Bunu neden bu kadar taktım kafama? İnsan en çok daha önce canının yandığı yere yönelik hassasiyet geliştirir. Eğer bir yerinizde yara varsa oraya yönelik en ufak bir yakınlaşmayı bile hisseder ve tedirgin olur önlem alırsınız. Bir zamanlar kendimin de düştüğü bir hatayı fark ettikten sonra gelen pişmanlık ve bunun yanı sıra gelen farkındalık hali beni daha da hassaslaştırdı bu meselelere. İşte benim hissettiklerim de buna benzer bir şeydi. Daha önce küçük ölçekte hepimizin belki de başına gelmiş olabilecek bir durumun genele yayılmış olmasının sonuçlarından bahsedelim biraz.

Son günlerde ülkemizde yeni bir siyasi parti kuruldu. AK Parti’den ayrılarak kurulan bu parti ayrıldığı partiye muhalefet etmeyi amaçlıyor. Bu iki partinin birbirine karşı kullandığı dil ise işte tam da benim kafama takılan nokta. Siyasi tarihimizde birçok örneği bulunan bu parti bölünmeleri nedense beni çok düşündürmüştür. Olayı AK Parti ve Gelecek Partisi bağlamından çıkarıp, kavramsal ve toplumsal anlamda tartışmak istiyorum. Zira bu konuda genelgeçer bir yargıya sahip olmak artık zannedersem yanlış olmayacaktır. Çünkü bu sadece siyasi partiler arasında yaşanan bir durum değil. Toplumun tabiri caizse her zerresine işlemiş bir hastalık. Üniversite topluluklarından derneklere, vakıflardan cemaatlere, sendikalardan siyasi partilere ve hatta futbol takımlarına kadar bu durumun yaşanmadığı yer neredeyse kalmamıştır denilebilir. Bu genel tabloya bakılınca siyasetimizde yaşananlar da çok anormal gelmiyor. Dün en iyi iki arkadaş olan iki insan bir tartışmanın ardından en azılı düşmanlara dönüşebiliyorlar. Birbirlerinin en yakınlarında olmaları hasebiyle de kimsenin bilmediklerini biliyor ve birbirilerine daha fazla zarar veriyorlar.

Tüm bunları düşündüğümde şunu söyleme gereği duyuyorum: Kendi bünyesinden ayrılan bir oluşumu hainlikle suçlayan anlayışla ayrıldığı bünyeyi ihanetle suçlayan oluşumdaki anlayış arasında hiçbir fark yoktur. Bu noktada neden böyle oluyor, bize bunu kim öğretti diye sorduğumda aklımda birden şair Necip Fazıl Kısakürek’in Gençliğe Hitabe isimli eserinden bir mısra yankılandı: “benim olmadığım yerde kimse yoktur!”… Öyle zannediyorum ki bu cümleyi bizim toplumumuz fazlasıyla benimsemiş. Benim olduğum yerde liyakat, adalet, hakkaniyet, tevazu, vatanperverlik, samimiyet var ama ben yoksam orada iltimas, adaletsizlik, yolsuzluk, kibir, vatana ihanet, ikiyüzlülük var… Yani bütün iyiler bana, kötüler ötekine… Benden yana olan iyi, bana karşı olan kötü. Ayrılmadan önce öve öve bitiremediği oluşumdan ayrıldıktan sonra aynı oluşuma söve söve bitiremeyenlerin sözüne ne kadar itibar edilebilir? Aynı şekilde, oluşumun içindeyken överek yüceltenlerin ayrıldıktan sonra ayrılan kişilere söverek yermesine ne kadar itibar edilebilir?

İnsana sormazlar mı: “Madem bu kadar yanlış vardı, neden içerideyken sustun?”, “Madem ayrıldığın yerdekiler bu kadar kötü insanlardı neden zamanında öve öve bitiremedin?”. Sormazlar mı adama “Madem ayrılanlar bu kadar kötüydü, neden içeridelerken bu kadar övdün?”, “Madem ayrılanların bu hataları vardı, neden seninle birlikteyken bunlara göz yumdun?” Bu soruların cevaplarını aslında hepimiz biliyoruz, o yüzden cevapları size bırakıyorum.

Son söz olarak: “Bir yerde bir hata yapılmışsa, o hata yapılırken susan ve hiçbir şey yapmayan, hatayı yapan kadar suçludur.”

 

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla