Avrupa Tarihine Kısa Bir Yolculuk

Toplumların gelişimini ve değişimini izlemek için tarihin kendisi çok önemlidir. Tarih bize bazı dersler de vermektedir. Avrupa konu olarak seçilse de aslında dünya tarihi de benzer bazı olayların bir ilerlemesinden ibarettir. Bugün devlet adı verilen modern yönetim aygıtı biz insanlar için temel bir role sahiptir. Meşru olarak iktidarı elinde bulundurabilen bu varlık meşru olmayan yollarla da iktidarın sahibi olabilir. Weber’in yaptığı tipoloji ile bu geleneksel, karizmatik ve yasal/rasyonel otorite/liderlik olarak sıralanabilir. Bu yazımda tarihsel açıdan Avrupa’nın özellikle Ortaçağ’dan modern döneme geçişinde önemli tarihi olaylar üzerinden devletin ve toplumsal olguların değişimini ele almaya çalışacağım.

Bu sıralayacağım olayların tarihi açıdan önemi toplumlar üzerinde bıraktığı etkilerle, bizlere bu toplumlardaki anlayışın ve değişimin yansımalarının günümüze değin devam ettiğidir. Öncelikle Ortaçağ’ın feodal sisteminde sembolik bir Kral’ın yanı sıra senyör denilen bir sınıfın da varlığı o zamanki toplum için sömürü düzenin temel ayaklarından birini oluşturmaktadır. Köylü ve çiftçi sınıfı toprakla ilgili işlerde kullanan toprak sahibi bu senyör sınıfı, güçlü bir Kral’dan ziyade sembolik bir kralın gölgesinde büyüyen bir sermaye sınıfı meydana getirmiştir. Bu feodal yapıya tabi ki birde kilisenin egemenliğini ekleyebiliriz. Bu sistemin en önemli kırılma noktalarından biri olan 1555 tarihli Augsburg Dinsel barışı ile bunu izleyen yıllarda bir dizi savaştan meydana gelen 1618-1648 yılları arası süren Otuz Yıl Savaşları ve sonucunda imzalanan Westfalia Anlaşmasıdır. Bu bahsedilen iki yüzyıl arasındaki süreçte özellikle prenslikler-kral/hanedanlık üyeleri arasındaki güç ve din savaşları adı altında Protestan ve Katolik unsurların yanı sıra Calvinist ve Luther yanlısı gruplarında bazı amaçlarla bu savaşa katıldığını belirtmek gerekir. Bu saydığım grupların asıl amacı dinsel çatışma olarak gözükse de aslında altında yatan daha önemli sebep siyasidir. Özellikle prenslik ve hanedanlık arasındaki siyasal otorite/güç savaşımı din amacından önce gelmektedir. Bunun yanı sıra burada kilise unsuruna da bakmak gerekir. Kilise’nin dönemin din adamları (papa) tarafından “cennetten arsa satma”ya kadar giden “endülüjans” olayı ve buna karşı “cehennemi satın alan adam” Luther bir kırılma noktasıdır. Ki bu endülüjans’ın altında yatan sebeplerden bir tanesi de halkın o dönem fakirliğinden dolayı İncili dahi alıp okuyamamasıdır. Bugün Müslümanım deyip te hatta parası olup ta Kuran-ı Kerim’i alıp okumadığı veya almayıp okumadığı gibi…neyse konuya tekrar dönecek olursak, Protestan-Katolik savaşı veya siyasal güç elde etme savaşı sonucu itibariyle bazı önemli değişimler meydana getirmiştir. Örneğin eşitlik, özgürlük, dinsel hoşgörünün, vicdan özgürlüğünün, ulus egemenliğinin, yurttaşlık/vatandaşlık haklarının Avrupa’ya yansımaları bu savaşlar ve sonucunda imzalanan Westfalia anlaşması ile elde edildiği bilinmektedir. Burası bir kırılma noktasıdır. Çünkü laik denilen modern devletlerin oluşumu da bu tarihle birlikte başlatılabilir. Buradan hareketle tabi ki bu süreçte ortaya çıkan doğal hukuk kuramcıları, bilimsel gelişmeler, aydınlanma süreci, coğrafi keşifler ve özellikle liberal düşüncenin gelişimi bu yüzyıl ve sonrasının bir ürünü olup, bu sürece etki eden önemli tarihsel gelişmelerdir.

Buradan diğer yüzyıla 18. yüzyıla geçtiğimizde dünyanın önemli ölçüde değişimine neden olacak bir gelişme yaşanır. Fransız Devrimi ki bu devrim belki de modern devletin ortaya çıktıktan sonra değişmesinde en önemli katkıya yapan tarihsel bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Temelinde ekonomik nedenlerin yanı sıra siyasal nedenlerde yatmakla birlikte bir anlamda sınıflar arası çıkar çatışmasından başka bir şey değildir. Bir anlamda sömürülen fakir halk kesiminin burjuvaziye, krala, ruhban sınıfına karşı bir direnişin öyküsüdür. Eşitlik, özgürlük ve adalet isteklerinin sıklıkla dile getirildiği bir savaşımın neticesi ise çok kanlı olmuştur. Bu ve daha önce bahsettiğim tarihsel gelişmelere baktığımızda aslında bunu görebiliriz. Güç için, maddi çıkarlar için birbirini öldüren insanlar. Amaç mülkiyetin el değiştirmesi veya korunması iken netice itibariyle aslında hiçbir grup veya sınıfa kalmayan bir dünya. Baktığınız da altta yatan nedenlere hep bir mülkiyet sevdası-para putu, koltuk/makam tapıcılığı ve dünyadan alabildiğine doyumsuz ihtiyaçları uğruna insanların birbiri üzerinde uyguladığı zalimliklerin tarihi. Şimdi hangisine kaldı bu dünya acaba ? Bunun dışında özellikle 19. Yüzyıl içerisinde Liberal sisteme karşı bir eleştiri olarak ortaya çıkan Marx ve onun siyasal ve toplumsal düşünce biçimi olan Marksist düşünce sisteminin sonraki yüzyıllarda sadece Avrupa’nın değil dünyanın bazı ülkelerinde yayılması ve gelişmesi ile ortaya çıkan devrimler, savaşlar vs. hep bir kargaşa ve çatışma ortamı oluşturmuştur. Bu ve benzeri tarihsel süreçler insanoğlunun nasıl bir canavara dönüşebildiğinin de açık göstergesidir.

 

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla