hstandogan@gmail.com

Araç ve Sistem Köleliği Üzerine-2

Akıllı olmanın Aydınlanma ile başladığı, bundan önce insanların şu veya bu canlı ya da aletten farksız olduğu söylencesi dahi, verili doğrularını dayatmak isteyen bir bakış açısının propagandaya dayanan yöntemine işaret eder. İnsanların bilimsel ya da kanuni diyerek kabul etmedikleri, içinde yer almadıkları ve dahil olmak istemedikleri her karara zorlamanın açık adı zorbalıktır. Bunu ister seküler, ister demokratik, ister sosyalist, ister liberteryan, ister dini, ister milli isterseniz bunların hepsini karıştırarak yapın bir şey değişmez. Bunu bir ülkede bu unvanları taşıyan kimselerin yapmış olması da bir şey değiştirmez. Kim yaparsa yapsın böyledir. Buna mukabil bir karşılık beklemesi de kaçınılmazdır.

Burada kesimlerin tekellerini bu bahsedilen meşrulaştırma yöntemleri ile sağlaması eski köleliğin, kendini köle edinmeye haklı görme nüansının bir parçasıdır. En basit örneğine Aristoteles’in politikasının daha başlarında rastlarız. Buna göre kölelik kendini aklı ile idare edemeyenler için kaçınılmazdır. Burada akıl etkenini değerlendirmenin antik bir dönemden beri gelen önemine dikkat etmek gerekir. Bu akıl payesini dilediğine, dilediği gibi verme kaprisi ise hala güncelliğini kaybetmiş bir durum değildir.

Aklı kullanamaması bağlamında toplumsal kölelikler zinciri oluşturma imkanı bu aşamadan itibaren başlamaktadır. Yani yönetilmesi gerekenler kapsamı artarak, büyük toplumsal kitlelerin idaresine yönelik teknik ve uygulamalar geliştirme ve toplum mühendislikleri icat etme konumuna gelinmiştir. Öte yandan bunu takip eden, en gelişmiş olanların yönetmesi bakış açısı darwinist bağlamlar kazanarak, sosyal darwinizme dönüşmüş, biyolojik-sosyolojik bir realite haline gelmiştir. Bir kere sistem bu realite anlayışlarıyla kabul edildikten sonra da karşı üstünlük oluşturma düşüncesi, bu yeni konuma göre meydana gelmiştir. Tâbi olunan bilimsellikler yada ilerlemeci bakış açıları bir çatışma meydana getirmiştir. Daha doğru söylemenin fonksiyonu onu kendi bilimsel mecra ve buluşları ile açıklamak şeklinde kendini göstermiştir.

Ayrı ayrı milliyetçiliklerin rekabet halindeki üstün tarihleri kaynağını buradan almaktadır. Açıp baktığınızda kimi tarih kitaplarında ihanetle, zorbalıkla ve katliamla anılan akıl almaz olaylar bir başka eğitim politikasının içeriğinde, barış ve özgürlük için, bağımsızlık için bir fedakarlık ya da adım olarak görülebilmektedir. Buradan hareketle millet denilen tarihi ve değerlerle bağlı topluluk bir kalıba oturtulmaya çalışılmaktadır. Konu o zamanın yaşayan insanlarınca yorumlandığı zaman ders kitabında yazan tarihle, o tarihi yaşayan arasındaki boşluk bu durumun bir sonucudur. Tarih, bir çeşit milli kimlik ve benlik oluşturmak maksadıyla, gerek odak noktaları oluşturmak marifetiyle gerekse gelişmeleri genel bir anlatımla geçiştirerek okuyucusunu şu ya da bu şekilde manipüle etmek için kullanılabilecek en önemli kaynaklardandır.

Tarihi toplumların hafızası olarak değerlendirdiğimizde, oluşturulan zihinsel köleliğin boyutunun kavranması mümkün olacaktır. Zira kötülük ettiğiniz bir kişinin aynı olayı hatırlamadan, size benzer şekilde eli açık ve iyi niyetli yaklaşımı onu sürekli bir kurban haline getirir. Bunu sadece sözel ve pozitif olmayan bir takım bilim alanlarında görmek de aslında sorunludur. Eğer biyoloji bu bağlamda pozitif olmayan bir bilim dalı olarak değerlendiriliyorsa o başka tabi. Ancak pozitif bir bilim dalı olarak değerlendirilen bu bilim dalında daha yüzyıl önce insanlar kafatası ölçülerine göre kıymet görmekteydi. Bu sadece Almanya ve Fransa gibi kıta avrupası ülkelerinde değil İngiltere, Japonya, Amerika, Türkiye gibi kıta Avrupa’sından olmayan ülkeler için de bir facia idi.

Toplumun örgütlü yapısının giderek kuvvetlendiği ve son aşamasını oluşturduğu modern devlet yapılanmasında da karşımıza çıkan en önemli ayrıcı özelliğin meşru güç kullanma tekeli olduğunu aklımıza getirdiğimizde bu meşruiyetin tam olarak bahsettiğimiz hafıza ve pozitif bilimsel alanlardan süzülerek geldiğini aklımızda tutmamız gerekmektedir. Böylece değerlerden başlayarak müşterek olunacak toplumun, kurgusal bir yapıdan meydana getirilmesi ve bu kurgusallığın toplumu yeniden üretmek, biçimlendirmek için gerekçe olacağını görmemiz mümkündür. Bu biçimlendirmeye uğrayan ancak onu kabullenmeyen, kabul edemeyen kesimler ise yine yeni dönemin pratikleri ve değerleri tarafından ötekileştirilerek, zararlı ve ya değersiz olarak nitelenerek itlafa girişilmektedir. Köleliğin bu ikinci türden ortaya çıkışı eski toplumların itaati zorunlu kılan yapısıyla karşılaştırıldığında adalet düzeni denilen bir sistemli güç eliyle yapılmaktadır. Bu güç devletin adil olanı kendisinin biçimlendirdiği, hak verdiği ve haksızlığı tanımladığı alana denilmektedir. Bunu belirlerken, de temsiliyeti şu veya bu şekilde çökmüş, algısı yönetilmekten geri kalmayan, eğitim sistemi aracılığıyla biçimlendirilmiş bir malzemeye hitap edilmektedir.

Doğal olarak adalet denilen düzen, temsilciler meclisini denilen adının gereğini bile yerine getirmekten aciz bir kurum tarafından halktan kopuk bir biçimde sadece sözde bir değer paylaşımı unsuruna göre yapılmaktadır. İktidara yada muhalefete saygı, ötekileştirmenin ve meşruiyet anlayışlarının belli bir ölçüsünde biterken, bu iktidar ve muhalefete olan destek ise kişinin karar verdiği, görmek istediği uygulamalar ya da parti programlarında yazan (kimsenin açıp okumadığı) değişiklikler için değildir. Tam tersine bu partilerin vitrinde savunduğu değerler ve bu değerlerin kitleyi içine alan genişliğinden dolayıdır. Buradan ortaya çıkan kanunlarda işte bu oranda kitleyi temsil etmekte halkın kesimlerine seslenmektedir.
Temsiliyetin aldığı son hal böyleyken, temsiliyetsizliğin oluşturduğu değerler paylaşımı ise tamamen keyfiyetin ortaya çıktığı görünümler sergilemekte, bununla birlikte meşru sayılan değerler içerisinde, onu savunan kesimler tarafından muhafaza edilmektedir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir konuda, devlet yapılanmasındaki bu değişimle çağdaş olan ekonomik değişikliktir. Köleliğin başta bahsettiğimiz ilk aşamasında beslenme ve bir takım ihtiyaçların giderilmesine bağlı bir ödül ve ceza yönteminin olduğundan bahsetmiştik. Aç bırakılmanın halen uygulanan bir ceza olduğu malumdur. Köle eski toplumlarda aç bırakılarak terbiye edilirken günümüz toplumu bu edimi ortadan kaldırmamış, yerine ihtiyaçları sınırsız tanımlayarak mahrum bırakma ya da ihtiyaç fazlası yani lüks olanı temin etmeyle bir usûl çeşitliliği getirmiştir.

Günümüz toplumunun en önemli belirleyicileri ve tüm sosyo-ekonomik hayatın işleyişi para döngüsüyle sağlanmaktadır. Bu işleyişin içerisinde insanların da gerek birer üretim aracı gerekse farklı bir mal olarak zamanlarını, bedenlerini, yeteneklerini ve onun ürünlerini satabildikleri, sattıkları malumunuzdur. Kapitalist sistemin üstünlüğü içerisinde devam eden bu durum sosyalizm içerisinde bir propaganda olarak yaygara edilse bile sistemler arası büyük denilebilecek bir farklılık meydana gelmez. Bu halde günümüz insanı günlük ekmeğini kazanabiliyor olmanın memnuniyeti içinde bu ekmeğin – haklar bağlamında bir azalma olsa da- gitmemesi için iktidarları ya da ekonomik bağımlılıkları, maddi güç sahiplerini savunabilmektedir. Bu durumun açık zorbalığa dönüştüğü durumlarda da haklılık ve ötekileştirmenin unsurları devreye girmektedir.

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla