hstandogan@gmail.com

Adaletsiz Kanun Seçeneksiz Özgürlük – 1

Thomas Paine’e göre bağımsızlık devletin düşmanlarına karşı savaşarak kazanılır, özgürlük ise hükümete karşı savaşarak, mücadele ederek. Amerikan kurucu felsefesini biçimlendiren düşünürlerden birisi olan bu düşünür, birtakım dış düşmanları alt etmenin nihai bir siyasi mücadele olmadığının farkına o zamanlar varmıştır. Gerek Fransız Devrimi tecrübesi gerekse Çin’de gerçekleşen sosyalist devrim, doğudan batıya bu fikrin bir savunusunu yapmaya imkan veren olaylar akla getirmektedir.

Burada aynı zamanda Türkiye’yi de anmadan konuyu gereği gibi incelemek mümkün değildir. Muktedir, otoriter ve ulus devletler çağının sert yönetimlere dönüştüğü bir zamanda erken Cumhuriyet dönemi yapısı da vatandaşlarından Paine’in bahsettiği çatışma ya da mücadeleyi ortaya çıkaracak denli bir uzaklık içindeydi. Ancak gerek Türkiye toplumunun yapısal özellikleri gerekse tarihi olaylar bize böyle bir mücadelenin yeterince büyük bir ölçekte filizlenmediğini dahası aynı mücadele tarzı ve anlayışını yansıtmadığını gösteriyor. Paine’in bahsettiği toplum, bağımsızlık mücadelesine bölgesel seçimler ve askere alma işleminin ücretli bir sistemle yönetildiği, ekonomik saiklerin öncü olarak başlayıp siyasi görünümler ve nihayet silahlı çözümler ortaya çıkardığı bir tarihsel dönemi içermektedir. Türkiye’de meydana gelen değişim ise askeri gereklilikler ve önceki imparatorluğun yetiştirdiği Batılılaşma taraftarı askeri kadro ile alakalıdır. Dolayısıyla halka yansıyan tepkisel boyut işgal, namus, güvenlik ve kutsal değerler gibi temalar barındırmaktadır.

Buna benzer bir takım ifadeler mesela püriten, protestan Amerikan toplumunun anglikan bir dini yapıya çekilmek istenmesi söz konusu olabilir, ancak bunun ne kadar büyük bir belirleyicilik taşıdığı tartışma götürür. Zira bir göçmen devleti olan Amerika’da oldukça çeşitli dini çevreler vardır ve bunların bir arada oluşu İngiltere baskısı kadar İsyancı cephe için de zor bir durumdur.

Gelgelelim toplumsal tepkinin yükseldiği bu alanlar yıkılan yönetimden sonra yerine ortaya çıkacak yönetimi de belirlemeye, kavramaya imkan sağlar. Söz gelimi Türkiye’de askeri çekinceler ve güvenlik algısı ile ortaya çıkan bir halk tepkisi, kaçınılmaz olarak askeri liderlerin ön plana çıktığı bir rejim, otoriter bir yönetim, sosyal ve siyasi tektipçilik içerirdi. Bu yönetim ise kendi ötekisini ihanet, işbirlikçilik, kandırılmışlık, cehalet, yozlaşma ile eş güdümlü olarak anacaktır. Bugünkü hükümetler de buradan çok uzağa gidememiştir. Elbette Amerikan toplumunun birleştirici değerleri, tarihsel yaşantıları da kendi sosyal yapısını ve siyasi konjonktürünü belirlemiştir. Buna göre dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir topluma biz de onun gibi olalım diye öykünmek açıkçası mantıklı değildir.

Tarihi süreçler içinde ortaya çıkan durumu değerlendirmek ise başka bir şeydir. Tarihi gelişmelerde toplumların reflekslerini kavramak, onun yapısını tanımak için önemli bir hareket noktasıdır.

Türkiye’de halktan kopuk yasal sistemin ortaya çıkmasının, devlet korkusunun, devletin baba olarak kavranmasının arkasında da halen devam eden, bahsedilen özellikler söz konusu olmuştur. Siyasi figürlerin askeri kesimlerden ortaya çıkması, devletin bir kimlik savunusu ve yüceltmesi, halk tabanına sadece üreticiler gözüyle bakması bile askeri yapının bir gereğidir. “İdare edilmesi gereken toplum”, anlayışı vardır. Bu nedenledir ki siyasiler, demokrasiyi deneyeceğiz olmazsa, eski düzene (tek parti düzenine) döneriz diyebilmiştir. Bu nedenle halkın yönetimin bir yerinde yer alabilmesi bile bir gelişme çizgisi takip etmek zorunda kalmıştır. Ancak bu gelişme çizgisi de kendisine göre arızi şartlar ortaya çıkarmış ve denetimsizlik, intikamcılık, yozlaşma ve adam kayırmacılık yeni bir düzen haline aynı zamanda dönüşmüştür. Evvelinde askeri kesim ve onun elitlerine ait bir ayrıcalık halkın değerlerini yansıtan ya da onları sömüren bir kesime doğru yayılmıştır. Bu aşamada sistem tarafından dönüştürülmüş halk ile devlet yeniden buluşmuştur. Daha öncesinde milli mücadele sonrası, batılılaşma-çağdaşlaşma hareketleri halkı biçimlendirmeye kalkarken devleti bir çeşit uygarlaştırma aracına dönüştürmüştür. Böylece halk ve devlet iki ayrı birim haline gelerek bir üstünlük yapısı, yönetici lehine, Osmanlı’da olduğu gibi devam ettirilmiştir.

Hal böyle olunca, başta birtakım meşru değerleri temsil ettiği için ve silahlı gücü olduğu için saygı duyulan, korkulan devlet ve onun silahlı temsilcisi, halka önce meşru değerler üzerinden hakimiyet sağladığı sonra da kendine ait olmayan değerler ve kuvvetiyle hükmettiğinden dolayı, kanun o kadar da önemli bir değer taşımamıştır. Böylece bu kanunun koruyacağı özgürlük de ciddiye alınmaz.

Devletin ve yönetenlerin doğruyu söylediği ve vatandaşın en eğitimlisinden en ilgisizine aklının ermeyeceği işleri, gizli, dünya çapında etkin örgütleriyle her şeyi düzenlediği miti bahsettiğimiz bu yapıdan kaynak almaktadır.

Benzer Yazılar

Araç çubuğuna atla